• https://www.facebook.com/psikofiz.yeni
  • https://twitter.com/pskalpardic/

NLP Öyküleri M.Ericson

Milton Ericson Öyküleri

  • Çocuk Sabaha Kadar Ölecek
  • Vahşi At
  • Kuru Yataklar
  • Dikkati Dağıtmak ve Acıyı Kontrol Etmek İçin "Makul Konuşmak":
    Robert'in Kırmızı Kanı ve On Dikiş
  • Acı Kontrolünde Direnci Kullanabilmek:
    Cathy'nin Korkunç Nakaratı
  • Bölünme ve Bağlanma Yoluyla Parmak Emmekten Kurtulmak:
    Bütün Parmaklar İçin Eşit Fırsat!
  • Donald Lawrence ve Altın Madalya

ÇOCUK SABAHA KADAR ÖLECEK

Liseden, Haziran 1919'da mezun oldum. Ağustos'da, diğer odadaki üç doktorun anneme şöyle dediğini duydum: "Çocuk sabaha kadar ölecek." (Erickson, ilk çocuk felcini yedi yaşındayken geçirmişti.)

Normal bir çocuk olarak, buna çok üzüldüm.

Doktorumuz, Chicago'dan iki danışman çağırmıştı ve onlarda anneme böyle diyordu: "Çocuk sabaha kadar ölecek."

Çıldırmıştım. Bir anneye, çocuğunun sabaha kadar öleceğini söylemek! Bu korkunç bir şeydi!

Daha sonra, annem ifadesiz bir yüzle odama geldi. Odamdaki büyük sandığın yatağımın yanında farklı bir açı da durmasını istediğim için delirmeye başladığımı sanıyordu. Onu yatağın kenarına getirdi ve tatmin olana kadar ileri geri itmesini söyledim durdum. O sandık penceremin önünü kapıyordu; ve eğer güneşin batışını görmeden ölürsem kahrolurdum! Sadece yarısını görebildim. Sonraki üç gün boyunca bilinçsizce yattım.

Anneme söylemedim. Annem de bana söylemedi.

Erickson, 1970'de kendisinden isimleri ve çocukluk anılarını hatırlamak için hafızamı geliştirmek konusunda yardım istediğimde, bana bu hikayeyi anlattı. Hemen bazı çocukluk anılarımı hatırladım; korkunç ateşli bir kızıl hastalığımı. Ama benim asıl isteğim, isimleri doğru hatırlayabilmekti. Bana dolaylı olarak bu sınırlamayı kabul etmemi söylediğini sonradan anladım. Ayrıca önerisinde, babası nın, annesinin cenazesinde yaptığı bir yorum da vardı.

"Ve annemin cenazesinde, babam bana şöyle dedi: 'Bir insanla yetmiş dört evlilik yıldönümü kutlamış olmak, harika bir şey. Yetmiş beş olsaydı çok daha iyi olurdu ama her şeye sahip olamazsın."

Bu ve önceki hikayede, yaşadığımız için şanslı olduğumuzu söylüyor aslında dolaylı olarak.

Sandık ve güneş batışından bahsederken, hayattan zevk almak konusundaki en sevdiği reçetelerden birini de veriyor: "Daima gerçek bir hedefe bak; yakın gelecektekine!" Bu durumda, hedefi güneşin batışını görmekti. Ama bu hedefe ulaşmadan önce, elbette ki engeli ortadan kaldırmalıydı. Erickson bunu kendisi yapamadığı için, annesi ne yaptırması gerekti. Fakat önemli olan şu ki, sandığı neden çektirdiğini annesine söylemedi. Eylemlerimiz için her zaman bir neden belirtmemiz gerekmez. Ama hedeflerimiz olması şarttır; yakın ve ulaşılır.

Kaynak

My Voice Will Go With You

Sidney Rosen, 1982, Norton Paperback (Öyküyle ilgili yorum Rosen'a aittir)
 

VAHŞİ AT

"Bir gün bir çiftçiyle oğlu çiftlikte günlük işlerini yaparken bir at çıkagelmiş. Adam atın üstünde herhangi bir damga görememiş. At insanlardan fazla kaçmadığı için onun yarı vahşi bir at olduğunu ve ehlileştirilirken sahibinden kaçtığını düşünmüş. Atın üstüne binmiş. Oğlu da bir başka atla onu takip etmeye başlamış.

At çiftlik çıkışında bir yola sapmış ve bir müddet gitmiş. Sonra yandaki gölü görmüş ve su içmek için yoldan çıkmış. Su içmeyi bitirince çiftçi onu tekrar yoluna sokmuş.

Bir süre daha gittikten sonra bu sefer atın karnıacıkmış ve çimenlik bir yer görmüş. Yemek molası için yine yoldan çıkmış. Kar nını doyurunca çiftçi onu tekrar yoluna geri sokmuş.

Bu şekilde at birkaç kez daha yoldan çıkmış. Her seferinde çiftçinin onu yola sokması kolaylaşıyormuş. Sonunda akşamüstü bir çiftliğe gelmişler. Çiftliğin sahibi yanlarına gelmiş ve şaşkınlıkla bağırmış. "Bu benim atım. İnanamıyorum. Peki beni nasıl buldunuz?" Atın üstündeki çift çi aşağıdaki adama bakmış ve şöyle demiş. "Ben bulmadım. At kendisi buldu. Benim tek yaptığım onu yolunda tutmaktı."
  

KURU YATAKLAR

Bir anne onbir yaşındaki kızını bana getirdi. Yatağını ıslattığını duyar duymaz kızın bana hikayeyi anlatabileceğini düşünerek anneyi odadan çıkardım. Kız bana küçük yaşından beri bir mesane sorunu olduğunu, bir üroloğa göründüğünü ve beş-altı yıldır, belki de daha uzun zamandır sorununun yerleşmiş olduğunu söyledi. Yüzlerce defa düzenli olarak muayene edilmişti vezamanla enfeksiyonun böbreklerden birinde odaklandığı anlaşılmıştı. Sonra temizlenmişti ve dört yıl önce enfeksiyondan kurtulmuştu. Yüz lerce defa muayene edildiği için mesanesi ve büzgeni çok esnemişti ve her gece uykuya dalıp mesanesi gevşer gevşemez yatağını ıslatıyordu. Gün içindede, gülmediği sürece kendini güçde olsa kontrol edebiliyordu. Gülmeyle ortaya çıkan gevşeme, külo dunu ıslatmasına neden oluyordu.

Anne ve babası, böbreğinin tedavi olduğunu ve enfeksiyonunun geçtiğini düşündükleri için kendini kontrol etmesi gerektiğine inanıyorlar dı. Kendisine kötü isimler takan ve alay eden, üç yaş küçük bir kız kardeşi vardı. Bütün anneler, onun yatağını ıslattığını biliyordu. Okuldaki iki-üç bin çocuk, güldüğünde kendini tutamayıp külodunu ıslattığını biliyordu. Bu yüzden de sürekli alay konusu oluyordu.

Uzun boylu, çok güzel bir kızdı ve beline kadar uzanan sarı saçları vardı. Aslında çok çekiciydi. Ama toplum dışına itiliyor, sürekli alay konusu oluyordu ve artık buna dayanamıyordu. Komşularının acıyan bakışlarına, ço cukların ve kızkardeşinin alaylarına katlanmak zorunda kalıyordu. Yatağını ıslattığı için arkadaşlarıyla yatılı partilere katılamıyor, akrabalarında kalamıyordu. Doktora görünüp görünmediğini sordum. Çok sayıda doktora göründüğünü, tüplerce hap yuttuğunu, şişelerce ilaç içtiğini, ama hiçbirinin işe yaramadığını anlattı.

Benim de diğer doktorlar gibi olduğumu ve yardımcı olamayacağımı söyledim. "Ama sen bir şeyi zaten biliyorsun, ama bildiğinin farkında değilsin. Bildiğin şeyin ne olduğunu anladığında, kuru bir yatağa kavuşabilirsin." dedim.

Sonra ekledim; "Sana çok basit bir soru soracağım ve çok basit bir cevap istiyorum. İşte soru. Tuvalette oturmuş çişini yaparken tanımadığın bir adam kapıdan başını uzatıp içeri baksaydı ne yapardın?"

"Donup kalırdım!"

"İşte. Donup kalırdın; ve çişini yapamazdın. İşte, cevabı biliyorsun, ama bildiğinin farkında değildin. Yani, uyarıcı bir olguyla karşılaştığında, çişini kontrol edebilirsin. Tuvaletin kapısından yabancı bir adamın başını uzatmasına gerek yok. Fikrin kendisi yeterli. Durursun. Donarsın. Ve adam uzaklaştığında çişini yapmaya devam edersin.

"Kuru bir yatağa kavuşmak zor bir iş. Bunu ilk kez başarman için iki hafta geçmesi gerekebilir. Ve çişini tutup tekrar devam etmek için çok fazla alıştırma yapmalısın. Bazı günler bu alıştırmayı yapmayı unutabilirsin. Sorun değil. Bedenin sana uyacaktır. Daima sana daha fazla fırsatlar sunacaktır. Bazı günler bu alıştırmayı ya pamayacak kadar yoğun olabilirsin, ama bu da sorun değil. Bedenin sana daima bu konuda fırsatlar verecektir. Üç ay içinde sürekli bir kuru yatağa kavuşursan, çok şaşırırım. Ama altı ay içinde bunu başaramazsan da aynı derecede şaşırırım. Ve yatağı bir gece ıslatmamayı başarmak, arka arkaya iki gece ıslatmamayı başarmamaktan da ha kolaydır. Üç gece üstüste bunu başarman ise daha da zor dur. Ama sonrasında giderek kolaylaşır. Dört, beş, altı gün, hatta tam bir haftayı kuru bir yatakla geçi rebilirsin. Ve bir kez bunu başardığında, bir haftayı daha kuru geçirebileceğini bilirsin."

Kızla görüşmem bitmişti. Yapabileceğim baş ka bir şey yoktu. Onunla yaklaşık birbuçuk saat geçirdikten sonra gönderdim. Yaklaşık iki hafta sonra, bana bir armağan getirdi; inek desenli mor bir çarşaf. Artık kuru bir yatakta uyuyabiliyordu. Bu armağanı sevmiştim. Ve altı ay sonra artık arkadaşlarının, akrabalarının evinde gece yatısına kalabiliyor ve otellerde yatılı partilere katılabiliyordu. Çünkü terapisine devam edecek kadar azimliydi. Anne ve babası sabırsız olmasına karşın, tedaviye ihtiyacı olanın onlar ya da ona kötü isimler takan kız kardeşi veya onunla alay eden okul arka daşları olduğunu sanmıyordum. Ailesinin onun yatağını ıslatmaması için gayret sarfettiğini düşünüyordum. Kızkardeşi ve okul arkadaşları da bu konuda sorumlu değildi; komşuları da öyle. Babasına, annesine, kızkardeşine ya da başka birine bir şey açıklamak gerektiğini düşünmedim. Sadece zaten bildiği, ama farkında olmadığı bir şeyi ona söyledim.

Hepiniz, büyürken mesanenizi boşalttığınızda orada bir şey kalmadığını öğrenirsiniz. Ve bundan emin olursunuz. Asıl önemlisi, hepiniz çişinizi yarıda kesmenizi ve daha sonra tekrar devam etmenizi gerektiren ani durumlarla karşılaşmışsınızdır. Herkes bu deneyimi yaşamıştır; ve o bunu unutmuştu. Bütün yaptığım, zaten bildiği, ama farkında olmadığı bir şeyi ona hatırlatmaktı.

Diğer bir deyişle, terapi sırasında hastanıza birey olarak yaklaşmalı, yatağını ıslatma sorununun ailesini, kızkardeşini, komşularını ve okul arkadaşlarını değil, sadece kendisini ilgilendirdiğini vurgulamanız gerekir. Ve bilmesi gereken tek şey, zaten bildiği bir şeydir; terapinin diğerlerini ilgilendiren kısmı, kendi davranışlarına dikkat etmeleridir.

Psikoterapi, hastaya ve öncelikle sorunun kendisine odaklan malıdır. Ve şunu unutmayın; herkesin kendine has bir lisanı vardır ve bir hastayla konuşurken, kendine ait bir dille konuştuğunu bilerek dinlemeli, kendi terimlerinizle anlamaya çalışmamalısınız. Hastayı, kendi dilinde anlayın.

Kaynak

K. Zeing, A Teaching Seminar with Milton H. Erickson Jeffry
 

Dikkati Dağıtmak ve Acıyı Kontrol Etmek İçin "Makul Konuşmak": Robert'in Kırmızı Kanı ve On Dikiş

Birkaç yıl önce, üç yaşındaki oğlum Robert arka bah çenin merdivenlerinden düşmüş, dişlerinden biri çene kemiğini zorlamıştı. Daha sadece üç yaşında olduğu için çok korkmuştu, ve çok acı çekiyordu. Taş zemin üzerinde sırtüstü yatıyor, bu acıyı kanlar içinde hayatı boyunca çekeceğini sanarak ağlıyordu.

Annesiyle birlikte bu yaygaranın neden koptuğunu anlamak için arka bahçeye koştuk. Ağlayıp çığ lıklar atarak yerde yatan Robert'a bakarken onun bilmediği bir şeyi biliyordum: Bir çocukla konuşmanın doğru bir zamanı vardı. Onunla beni dinleyebileceği zaman konuşmalıydım. Robert, beni çığlıklar attığı sırada dinleyemezdi, ama çığlık atmaktan soluğunun kesileceğini ve ciğerlerini yeniden doldurmak için derin bir nefes alacağını biliyordum. Bu yüzden nefes almak için çığlığına araverdiğinde, "Çok acıyor, değil mi Robert?" de dim.

O anda makul konuştuğumu biliyordu. Çoğu anne baba çocuklarıyla makul bir şekilde konuşmaz. Robert'ın diğer çığlığı yine nefes almak için kesildiğinde "Acımaya devam edecek galiba," dedim. Bu tamda Robert'ı endişelendiren şeydi. Acısının sürmesinden korkuyordu, bu yüzden bir kez daha zekice konuştum.

Çığlığına nefes almak için üçüncü kez ara verdiğinde, "Acın belki de bir iki dakika içinde diner," dedim. Üç yaşındaki bir çocuğun bir iki dakika sözcüklerini duymamış olması mümkün değildi. Bunlar Robert'ın bilmediği şeyler değildi, ama ona pek ümit vermemişti.

Robert yine nefes almak için durakladığında, annesine işaret ettim ve ikimiz birden yerdeki kan izine baktık ve ben, "Annesi, bu kırmızı ve sağlıklı bir kana benziyor, değil mi?" dedim. Yerdeki kan izine bakarken Robert'ın gözleri merakla açıldı. Annesiyle birlikte Robert'ın ka nının kalitesi hakkında biraz tartıştıktan sonra şöyle dedim:

"Robert, biliyorsun, taş zeminin rengi kanının gerçekten kaliteli ve sağlıklı olup olmadığını anlamamızı güçleştiriyor. Kanına güzel ve beyaz bir yerde bakmalıyız."

Bayan Erickson ve ben Robert'ı kaldırdık, banyoya götürdük ve ağzından akan kanın beyaz renkli lavaboya damlamasını sağladık. Gerçekten ka liteli, kırmızı ve sağlıklı bir kandı. Robert da bizim kadar ilgilenmişti.

Sonra Robert'ın kanının suyla güzelce karışıp pembe renk alıp almayacağını merak ettim. Robert'ın yüzünü yıkadım, nitekim kanı pembe rengini almıştı.

Sonra Robert'a kötü haberi verdim. "Sen ona kadar sayı sayabiliyorsun. Aslında doktor dudağına dikiş atarken yirmiye kadarda sayabilirsin. Ama sana yirmiye kadar sayma şansı vereceğini sanmıyorum. On dikiş atacağını bile sanmam. Ama sen yine de saymaya devam et ve on tane dikiş atıp atamayacağına bir bak bakalım."

Böylece Robert doktora aklında muhteşem bir hedefle gitti: O dikişleri sayacaktı! Doktorun muayenehanesine vardığımızda cerrah, "Ona lokal ya da genel bir anestezi yapmak istemiyorum," dedi.

Bayan Erickson, "Hemen dikiş atıp işi bitirin," diyerek talimatını ver di.

Ve cerrah Robert'ın yarasını dikmeye başladığında o da görev bilinciyle saymaya başlamıştı: "Bir… iki… üç…"

Robert'ın dudağına yalnızca yedi dikiş atıldı. Cerrah bir Robert'a bir annesine bakıp duruyordu. (Üç yaşındaki bir çocuğun, dudağına da ha fazla dikiş atılmasını istemesine bir anlam ve rememişti!)

Kaynak

Healing in Hypnosis - Rossi, Milton H. Erickson, 1983.
  

Acı Kontrolünde Direnci Kullanabilmek: Cathy'nin Korkunç Nakaratı

Bu gece size resmi bir konferans vermeyeceğim. Bunun yerine hipnozun nasıl başarılı biçimde kullanıldığına ilişkin örnekler sunacağım. Vermek istediğim ilk örneklerden biri, 11, 9 ve 7 yaş larında üç çocuk annesi, 36 yaşında kanserden ölen bir kadınla ilgili. Cathy bana bir hasta olarak geldi ve onu gönderen doktor, bana şu bilgileri verdi: "Hastam için ameliyat, X ışını tedavisi, implantasyon ve her tür uyuşturucu yoluna başvuruldu. Ama hiçbiri acısını kesmekte başarılı olamadı. Kalan kısa zamanında onu biraz rahatlatmak için hipnoz yöntemini kullanır mısın?" Bu hastayı evinde ziyaret ettim. Oturma odasına girdiğim anda, yatakodasından gelen korkunç nakaratı duydum: "Canımı yakmayın… canımı yakmayın… canımı yakmayın… beni korkutmayın… beni korkutmayın… canımı yakmayın… beni korkutmayın… beni korkutmayın… canımı yakmayın!…"

Yakınlarına sorunca, uyanık olduğu sürece Cathy'nin bu kelimeleri sürekli tekrarladığını öğrendim. Onu dinlemek kesinlikle berbattı. Kendime, böyle davranan bir hastaya ne tür bir hipnoz tekniği uygulamam gerektiğini sordum.
 
Hastaya Kendini Emniyette Hissettirmek ve Dikkatini Çekmek İçin Ona Katılmak

Yatakodasına girdiğimde, Cathy'yi sağ tarafa dönük, büzülmüş, gözleri kapalı halde kelimeleri tekrarlarken buldum. Yirmi-otuz dakika kadar onu dinledim ve kelimelerin ritmini, vurgulamalarını yakalamaya çalıştım. Uyum sağlayacak kadar dinledikten sonra ben de ona şu kelimelerle katıldım: "Canını yakacağım, canını yakacağım, canını yakacağım; seni korkutacağım, seni korkutacağım, canını yakacağım."

Yanında kaldım ve Cathy ile birlikte on dakika kadar nakaratı söylemeye devam ettim. Sonunda gözlerini açtı, bana baktı ve sordu: "Neden canımı yakmak istiyorsun?"

"Sana yardım etmek istiyorum," dedim.

Nakaratını söylemeye devam etti; ben de kendiminkini.

Birkaç dakika sonra Cathy tekrar sordu: "Canımı nasıl yakacaksın?"

"Bilmen gereken bir şeyi öğreterek," dedim.

Nakaratını söylemeye devam etti; ben de kendiminkini.

Birkaç dakika daha geçtikten sonra ne planladığım konusunda bana yine sorular sordu; canını nasıl yakacağımı öğrenmek istiyordu.

"Çok basit," diye açıkladım. "Sağına dönmüş ve büzülmüş halde yatakta yatıyorsun. Ben de seni öbür tarafa çevireceğim. Ama vücudunu kıpırdatmadan; sadece zihnindeki yatakta. Bunu düşün. Kollarını nasıl kıpırdatacağını, omuzlarını nasıl kıpırdatacağını, bacaklarını nasıl kıpırdatacağını, vücudunu nasıl kıpırdatacağını düşün; bunların hepsini zihninde yaptıktan sonra da bana söyle."

Cathy nakaratına geri döndü ve bende kendiminkiyle ona katıldım. Bu onu yatakta dönme konusuna geri getirecekti.

Sonunda "Tamamen döndüm," dedi.

"Pekâlâ," dedim. "Şimdi canını biraz daha yakacağım. Diğer tarafa dönmeni istiyorum." Zihinsel olarak diğer tarafa döndü.

Yine sordu: "Şimdi bunu neden yaptın?"

"Sana bir şey öğretmek istiyorum," dedim. "Canını yakabildiğimi, ama canını yakabiliyorsam aynı şekilde canını yakmayı kesebileceğimi de öğretmek istedim. Ve eğer canını yakmayı kesebiliyorsam, kendi canını yakmanı da kesebilirim."

Bu ona güzel bir fikir gibi görününce, doktorunun onun hakkında bana anlattıklarından bahsettim.

"Evet," dedi, "on ay içinde öleceğim ve ölmek istemiyorum; ayrıca canım çok yanıyor. Bu konuda hiçbir şey yapamadılar. Bana ilaç veremiyorlar. Benim için hiçbir şey yapamıyorlar."

"Ben bunun için buradayım," dedim. "Bu konuda bir şey yapmak için. Seni korkutarak, canını yakarak başladım ve sen de artık biliyorsun, çok iyi biliyorsun ki, sana ve senin için bir şeyler yapabilirim."

Bu oldukça karmaşık görünebilir, ama bu olay ona ve belki onun için bir şey yapabileceğimi Cathy'ye öğretmişti.

Ardından hastalığıyla ilgili onunla konuştum. Sağ göğsü ameliyatla alınmıştı, ama kanserin bütün vücuduna yayılması önlenememişti; leğen kemiğine, omurgasına… bacaklarına.

Yeni Düşünceleri Alması için Zihni Karıştırmak ve Dolaylı Acı Kesimi

Ona öğreteceğim bir sonraki şeyin kolayca anlayamayacağı bir şey olduğunu, ama ondan istediğim şeyleri tam anlamıyla yapana kadar beni dinlemesi gerektiğini söyledim. Ona sağ ayak tabanında hayatında şimdiye dek hissettiği en berbat, en korkunç kaşıntıyı oluş turmasını söyledim.

"Bunu neden yapayım?" diye sordu.

"Çünkü," dedim, "burada doktor benim ve sen hastamsın. Devam et ve o kaşıntıyı oluştur."

Kaşıntıyı yaratmak için uğraştı, uğraştı ve sonunda bütün çabalarına karşın sağ ayağının tabanında sadece bir uyuşma hissi oluşturabildiğini söyleyerek özür diledi. Hemen o anda, orada o uyuşmayla ilgilenmeye başladım.

(Bu nasıl oldu?) Neden yaptırdığımı anlamadan ayağında kaşıntıyı oluşturmaya çalışırken, kafası karıştı ve zihni ona söyleyeceğim her şeyi almaya açık bir hale geldi. Bu yüzden hissettiği anda o uyuşmaya yöneldim.

"Cathy," dedim, "o uyuşmayı incelemeni istiyorum, çünkü ona bir şey olacak. Bileğine, baldırına, kaval kemiğine ve dizine doğru yayılacak. Dizinin üzerine çıkarak kalçana ulaşacak ve karnının ortasından geçip dönerek sol bacağına yayılacak ve sol ayak tabanına kadar uzanacak."

O trans denemesinde Cathy sol bacağını da sağ bacağı gibi uyuşturmayı başardı.

Kendini oldukça rahatlamış hissediyordu ve acısı azaldığı için memnundu, ama bundan sonra ne yapacağı sorusu ortaya çıkmıştı.

"Cathy," diye başladım, "şimdi bu uyuşmayı üst bedenin sol ve sağ tarafına yayacağız. Sağ ayağınla başladık. Belki bedeninin soltarafıyla başlamak adil olabilir."

Bedeninin sol tarafıyla çalışmak istiyordum; çünkü ur sağ göğsünde olduğundan, dikkatini sol tarafa vermek yararlı olabilirdi. Yavaş bir şekilde bir uyuşma sağladım, bunu giderek omzuna doğru yaydım. Sonra uyuşma sağ tarafına geçti ve bir bölge dışında bileğine kadar bütün sağ tarafını sardı. Ve bu uyuşma sayesinde hastalığının acısını azaltabilmeme karşın bir açıdan hatalı davrandığımı söyleyerek özür diledim. Ameliyat izinin bulunduğu yerdeki acıyı dindiremeyecektim. Bütün acıyı silmek yerine, yapabileceğim en iyi şeyin ameliyat izinin bulunduğu bölgede rahatsız edici, sevimsiz bir sivrisinek ısırığı bırakabileceğim olduğunu söyledim. Son derece rahatsız edici bir şey olacaktı; kendini çaresiz hissedeceği bir şey; durdurmak isteyeceği bir şey. Ama dayanılır olacaktı ve bu noktayı Cathy'nin zihnine kazıdım. Her şeyi tamamlamam dört saatimi aldı.

Cathy'yi ilk kez 26 Şubat'da ziyaret etmiştim. Onu bir daha birkaç hafta sonra Mart ayında bir saat gördüm. Mart'ın sonuna doğru yaklaşık bir saat daha yanında oldum ve Nisan'da da onunla yaklaşık yirmi dakika geçirdim.

Bir seansta, Cathy'ye daha fazla yemesi gerektiğini, aksi taktirde hızla kilo kaybedeceğini söyledim ve bifteklerin ne kadar lezzetli olduğunu açıklamak için oldukça uzun denebilecek bir süre yanında kaldım. İyi bir damak zevki edindi ve yanından ayrıldığımda biftek kızartmak için kendine bir ortak bulmuştu.

Temmuz'a kadar Cathy'yi bir daha görmedim ve fazla ömrü kalmadığını biliyordum. O pe rasyon bölgesindeki sinek ısırığı dışında ağrısı yoktu. Ağustos'un ilk haftasında bilincini kaybedip iki saat sonra öldüğünde, Cathy bir arkadaşıyla sohbet ediyordu.

Gelin bu olayı bir inceleyelim. Cathy'yle iletişim kurmak zorundaydım, ama önüme korkunç bir engel örüyordu. Ona yaklaşabilmemin tek yolu, kendisine katılmak ve böylece dikkatini çekmekti. Zihnini acıdan uzak tutmak için bir nakarat tutturuyordu ve acısını kimseyle paylaşamıyordu; ama zorla da olsa benimle paylaşmasını sağladım. İnsanlar şarkı söyler, sızlanır ya da homurdanır; bu, acıyı bir şekilde kafalarından atmalarını sağlar. Cathy tam olarak bunuyapıyordu. Ben de ona katıldım. Söylediğim, benim nakaratım değildi; onunkiydi. Ve "Canını yakacağım, seni korkutaca ğım" derken, ne demek istediğimi sorgulamak zorunda kaldı.

Ardından, kendisi için bir şey yapabileceğimi Cathy'ye vurgulamak istedim. Bana göre içeri girip "Hastalığından kaynaklanan acıyı azaltabilirim" demek çok aptalca bir şey olurdu. Hiçbir doktor acısını azaltmayı başaramamıştı; biliyordu. Ona iki ay vermişlerdi ve tamamen bir yabancı olarak yanına gelip "Seni acıdan kurtarmak için hipnotize edeceğim" demem kesinlikle işe yaramazdı. Bunun yerine, ona canını yakabileceğimi ve bunun çok doğal olduğunu gösterdim. Bunun yapılmasını istemeyecekti. Kendini çaresiz hissediyordu. Canını yaktım. Ona göstermek istediğim, ona yapabileceğim şeyler karşısında çaresiz olduğuydu.

Gerçekçi Acı Dindirme: Acının Yokluğunu Vurgulamak için Yerine Kaşıntı Bırakmak

Ardından sol ayağının tabanında bir kaşıntı oluşturmasını istedim; operasyon bölgesinden olabildiğince uzakta. Ve elbette, böyle bir şeyi başarmak yerine sadece uyuşturmayı başarabildi. Şimdi, hastanın asıl istediği neydi? Kaşıntımı, yoksa uyuşma mı? Uyuşmayıyaratan kendisiydi ve ben de o uyuşmayı kullanarak bütün vücu duna yayacak kadar zekiydim; yine hasta bölgeden olabildiğince uzak tutarak önce bacaklarına yayıp, oradan göğsüne çıkararak.

Doktorların hastalarında sık tekrarladıkları fazla ağzı sıkı olma ve bir şeylerin üzerini örtmeye çalışma hatasına düşmedim. Cathy öleceğini biliyordu ve canı yanıyordu; acısını hafifletmem gerekiyordu. H ayatının geri kalanında-26 Şubat'dan Ağustos'un ilk haftasında öldüğü günedeğin-o kadar yoğun acıyı ortadan kaldırabilmişken neden küçük bir kaşıntıyı gideremediğimi Cathy merak etmiş olabilir. Bu, Cathy'nin düşünmesini istediğim bir şeydi. Acının çok büyük bölümünün silindiği ve geride kalan küçük kaşıntıya da yanılabileceği gerçeğini zihnine iyice kazımasını is tiyordum.



Milton Erickson ABD'de tıbbi hipnozun kurucusu olup NLP'nin kendilerini modellediği 3 kişiden biridir.
 

Bölünme ve Bağlanma Yoluyla Parmak Emmekten Kurtulmak: Bütün Parmaklar İçin Eşit Fırsat!

Başparmağını oldukça hırslı bir şekilde emen küçük çocuğu hatırlıyorum. Sol elinin başparmağını ön dişlerinin arasına alıp emiyor, bir yandanda çekiştirip duruyordu. Çocuğun babası doktor, annesi hemşireydi ve başparmağını emmeye devam ettiği taktirde olabilecek bütün korkunç şeyleri bu altı yaşındaki çocuğa anlatmışlardı. Böyle giderse dişleri eğrilip bükülecek ve ne kadar da kötü görünecekti… Bunu ona anlatmayı hiç bıkıp usanmadan denemişlerdi! Sonun da çaresizliğe kapıldıkları bir akşam babası beni aradı ve kendilerini ziyaret etmemi istedi. Oraya gittiğimde, Jimmy yine dişleri arasına aldığı başparmağını bir yandan emip bir yandan çekiştirerek yanımıza geldi.

"Jimmy," dedim, "annen ve baban, başparmağını emmen hakkında seninle konuşmamı istediler. Yani, benim hastamsın. Birinin hastası olmanın ne anlama geldiğini biliyor musun? Bunun anlamı, bu konuda başka bir doktorun ağzını açamayacağıdır. Şimdi sen benim hastam olduğuna göre baban ağzını kapalı tutacak ve sana söyleyeceklerim hakkında hiçbir şekilde konuşmayacak; bir hemşire doktorun yerine konuşmayacağı ve an nende hemşire olduğu, sen de benim hastam olduğun için o da konuş mayacak. Sadece sen ve ben varız.

"Şimdi bir şeyi açıklığa kavuşturalım. O sol başparmak, senin baş parmağın; ağız senin ağzın; dişler senin dişlerin. Bence başparmağınla, ağzınla ve dişlerinle istediğin her şeyi yapma hakkına sahipsin. Onların sana ait olduğu konusunda hemfikiriz. İstediğin şeyi yapmanı istiyorum."

Jimmy oldukça şaşırmış görünüyordu. Önce babasına, sonra annesine baktı. Yüzlerindeki şaşkın ifadeyi görebiliyordu.

Sonra babasına dönerek sordu: "Sen bir şey söyleyecek misin?"

"Hayır, söyleyecek bir şeyim yok," dedi babası.

Annesine sordum ve o da aynı cevabı verdi.

Jimmy şaşkın, ama keyifli görünüyordu.

"Sana söyleyeceğim başka şeyler de var, Jimmy," diye devam ettim. "Anaokuluna gittiğinde ilk öğrendiğin şeylerden biri, sıraya girmektir. Orada bir şey yaparken, çocuklarla sıraya girersin. Birinci sınıfa başlamadan önce sıraya girmeyi öğrenmen gerekir. Aslında, sıraya girmeyi evde öğrendin. Annen akşam yemeğinde tabaklara servis yaparken, kardeşlerinden birinin tabağına yemek koyar, sonra belki senin, belki diğer kardeşinin, belki de babanın tabağına. Her şeyi sırayla yaparız. Ama sürekli sol başparmağını emmenin ve diğer elinin başparmağına fırsat vermemenin haksızlık olduğunu sanıyorum."

Jimmy bu noktayı düşünürken derin bir nefes aldı. Sağ elinin baş parmağına da gerçekten fırsat vermesi gerektiğini düşünüyordu.

"Hep sol elinin başparmağını emiyorsun," diye devam ettim. "Ama sağ elinin başparmağı hiç emilmiyor; işaret parmağına ve diğer parmaklarının hiçbirine de bu hakkı vermiyorsun. Ama bence sen iyi bir çocuksun ve bunu bilerek yaptığını sanmıyorum. Bütün parmaklarına emilme fırsatı vermek isteyeceğinden eminim."

On ayrı parmağı sıraya soktuğunuzu düşünebiliyormusunuz? Dünyada bundan daha zahmetli bir iş düşünebiliyor musunuz? Ve Jimmy de bütün parmaklarına eşit fırsat tanımaya kararlıydı.

Ardından şöyle dedim: "Biliyorsun Jimmy, şu anda altı yaşındasın ve yakında yedi yaşında büyük bir ağabey olacaksın; ve biliyor musun, baş parmağını emen büyük bir ağabeyi ya da büyük bir adamı hiç görmedim. Bu yüzden yedi yaşına gelmeden önce bütün parmaklarını emsen iyi olur." Jimmy yedi yaşına gelmeden önce baş parmağını emmeyi bıraktı. O zamandan sonra gerçekten büyük bir ağabey oldu!



ABD'de Tıbbi Hipnoz'un kurucusu olanMilton Erickson, NLP'nin kendisini modellediği 3 kişiden birisidir.
 

Donald Lawrence ve Altın Madalya

Donald Lawrence tüm bir senedir gülle atma antremanları yapıyordu. Lisesindeki koç, gönüllü olarak ona bir sene boyunca her gece koçluk yapmıştı. Donald, 1.98 cm boyunda, 118kg ağırlığındaydı ve vücudunda bir gram bile yağ yoktu. Koçun gülle atıcılığında ulusal lise rekorunu kırmak gibi bir tutkusu vardı. Senenin sonunda liseler arası yarışmaya iki hafta kalmıştı veDonald gülleyi ancak 17 m 68 cm uzağa atabiliyor du - rekorun yanına bile yaklaşamayan bir me safe.

Bu konu babasının ilgisini çekmişti. Donald'ı beni görmeye getirdi. Donald'a oturmasını ve transa girmesini söyledim. Ona elinin yavaşça havaya kalktığını hissetmesini ve her tarafındaki kaslarını hissetmeyi öğrenmesini ve sonra bir dahaki sefere gelmesini, transa girmesini ve beni dinlemesini söyledim. Ona bir millik koşu rekorunun dört dakika olduğunu, uzun yıllar boyunca bunun böyle kaldığını ve bu rekoru Roger Bannister'ın kırdığını bilip bilmediğini sordum. Ona, Bannister'in bunu nasıl yaptığını bilip bilmediğini sordum.

Dedim ki: "Şey, sporun her dalıyla alakadar olan Bannister, farkına vardı ki bir kayak turnuvasında saniyenin yüzde biri kadar, saniyenin onda biri kadar bir zaman farkıyla kazanabilirsin ve sonra farkına varmaya başladıki dört dakika 240 saniyedir. Eğer bu mesafeyi 239.5 saniyede koşabilirse dört dakikalık bir mil rekorunu kırabilirdi. Bunu enine boyuna düşünüp dört dakikalık bir mil rekorunu kırdı.

Ve dedim ki: "Gülleyi zaten 17m 68cm uzağa attın. Ve Donald, bana dürüstçe söyle 17m 68cm ile 17m 68.2cm arasındaki farkı bildiğini sanıyor musun sen?"

"Tabi ki hayır" dedi.

"17m 68cm ile17m 68.4cm arasındaki farkı?"

"Hayır" dedi.

Ve 17m 68cm ve 17m 98.5 cm'ye yükselttiğimde hala bir fark göremiyordu. Olasılığı yavaşça yükselttiğim birkaç seans daha yaptım. Ve iki hafta sonra ulusal lise rekorunu kırdı.

Ve o yaz gelip dedi ki: "Olimpiyatlara gidiyorum, biraz tavsiye ye ihtiyacım var."

Dedim ki: " Gülle atıcılığında olimpiyat rekoru 18m 90cm'nin biraz altında. Sadece 18 yaşında bir çocuksun. Evine bronz madalyayla dönmen yeterli olacaktır. Ve gümüş ve altın madalyayı getirme. Çünkü o zaman kendine karşı yarışıyor olursun. Bırak altınla gümüşü Perry ve O'Bryan alsın."

Perry ve O'Bryan aynen öyle yaptılar ve Donald evine bronz madalyayla döndü.

Sonra olimpiyatlar Mexico City'deydi. Donald geldi ve dedi ki: "Me xico City'ye gidiyorum.

Dedim ki: "Dört yaş büyüdün Donald, eğer altın madalyayı alırsan bir sorun çıkacağını sanmıyorum." Ve eve altın madalyayla dön dü.

Tokyo'ya gidiyordu ve "Tokyo'da ne yapacağım" diye sordu.

Dedim ki: "Atletik başarıların büyümesi zaman ister. Yine altın madalyayı al."

Eve altınla döndü ve dişçilik okumak üzere üniversiteye kaydoldu. Oradayken, katılmak istediği iki yarışma için gerekli şartlara sahip olduğunu öğrendi. Gelip dediki: "Kolej müsabakaları yaklaşıyor; resmi bir yarışma. Gülle atıcılığı konusunda ne yapacağım?"

Dedim ki: "Donald, insanlar kendilerini kısıtlıyorlar. Olimpiyatlarda gülle atıcılığında insanlar yıllar boyu kendilerini 18m 90cm'nin altında yapmak üzere kısıtladılar. Dürüst olmak gerekirse bir güllenin en fazla ne kadar uzağa fırlatılabileceğini bilmiyorum. 18m 90cm'den uzağa fırlatılabileceğinden eminim. Hatta acaba 21m 34cm uzağa fırlatılabilirmi diye merak ediyorum. O zaman niye rekoru kırıp 18.9 - 21.34 ara sı birşeyler yapmıyorsun?" Sanırım gülleyi 20m uzağa atmayı başarmıştı.

Bir dahaki sefere geldi ve sordu: "Şimdi ne ya pacağım?"

Dedim ki: "Gülleyi 20m uzağa atarak yılların rekorunun son derece yanlış olduğunu kanıtladın. Ve bu sadece ilk denemeydi. Bak bakalım bir daha ki sefere 21m 34cm'ye ne kadar yaklaşabiliyorsun.

Donald "Peki" dedi.

Gülleyi 20m 98cm uzağa attı.

Texas A&M'in koçuna Donald Lawrence'ı ve onu nasıl eğittiğimi anlattım. Koç dikkatle dinledi ve dedi ki; "Ben de gülle atışı için Masterson'u eğitiyorum."

Koç, Masterson'a Donald Lawrence'ı nasıl yetiştirdiğimi anlattığında Masterson; "Eğer Erickson rekoru kırması için Donald Lawrence'ı böyle eğittiyse bende gülleyi Donald Lawrence'dan ne kadar daha uzağa atabileceğime bakacağım" dedi.

21m 34cm uzağa atmayı başardı. Sanırım şimdiki rekor 21m 44cm.

Erickson golfe geçiyor:

Aslında golfte topu birinci deliğe sokarsın ve ikinci deliğe doğru vuruşla ulaşmaya çalışırsın. Sonra şu soru akla gelir: "Üçüncü delik söz konusu olduğunda topa ilk ikisinde olduğu kadar iyi vurabilir misin?" Bu yüzden her delikte sanki o ilk delikmiş gibi dü şünürsün. Bırak kaçıncı delik olduğunun hesabını golf sopalarını taşıyan çocuk tutsun.

Bir yarışmacı bana gelip dedi ki: "70 - 75 arası bir puan tutturuyorum ve profesyonel golfçülüğe geçmeden önce eyalet şampiyo nasını kazanmak istiyorum. Arizona amatörlerarası şampiyonasını kazanmak istiyorum. Ama katıldığım her turnuvayı 90'larda bir skorla sonuçlandırıyorum. Tek başıma oynadığımda ise 70'lere kadar inebiliyorum.

Onu transa soktum ve dedim ki; "Sadece birinci deliği oynayacaksın. Tek hatırlayacağın bu olacak. Ve golf sahasında yalnız olacaksın."

Bir sonraki eyalet turnuvasına katıldı. Onsekizinci delikten sonra sonra bir başka deliğe doğru yürümeye başladı ve biri onu durdurup: "Onsekizinci deliği de oynadınız" dediğinde, "Hayır, daha birinci deliği oynadım" dedi. Sonra da; "Bütün bu insanlar nereden geldi?" diye sordu.

Erickson'un telkin vermek için gerçekleri kullanma şekline dikkat edebiliriz. "Dört yaş büyüdün Donald, altın madalyayı alırsan bir sorun çıkacağını sanmıyorum." Birinci önerme doğrudur, önermenin ikinci kısmı ise doğru olabilir ya da olmayabilir. Yan yana koyarak, Erickson bu ikisini eşitliyor. Donald'a eve bronz madalyayla dönmesini telkin etmesi çok güçlü bir kontrole sahip olduğunu gösteriyor-kesin bir kontrole. Bu tip bir kontrolü sağlamış olmak yarışmada birinci olmaktan bile iyi. Dört yıl sonra Erickson, Donald'ın altın madalyayı almasının sorun olmayacağını önerdiğinde bunun olacağını daha önce sergilenen kontrol gösterilerinde tahmin etmiştik. Son olarak, bu öyküde Donald Lawrence'ın gerçek bir karakter olduğunu ve gerçekten de olimpiyatları kazandığını hatırlamamız diğer öykülerde olduğundan daha önemli. Sadece ismi ufak detaylarla birlikte gizli tutulmuştur. Bu tip bir faydalı etki ne teorik ne de Erickson'un hayalinin bir ürünüdür. Donald adım adım gelişmiştir. Erickson işe ona zaten bildiği birşeyi hatırlatarak başladı. Roger Bannister, dört dakika olan bir mili koşma süresi rekorunu kırmıştı. Bannister bunu nasıl yapmıştı? Düşünce şeklini değiştirerek. Dört dakikayı 240 saniye olarak düşündü böylece dakikalar yerine saniyelerle uğraşabilirdi. Erickson'un stratejisinin sonraki adımı Donald'ın olayları düşünüş şeklini değiştirmekti. Bir kere Roger Bannister gi bi düşünce tarzını değiştirdiğinde fizyolojik engelin üstesinden gelmiş oluyordu. Erickson ayrıca ufak bir değişiklik yapıyor -17m 68cm ile 17m 68.2cm arasındaki fark. Küçük bir değişiklik yapıyor ve diğer şeyleri onun üzerine inşa etmeye başlıyor.

Her problem yanında bir geçmiş ve gelecek taşır. Erickson'un farkettiği şu ki geçmişi aradan çıkarır ve geleceği değiştirirseniz problemin üçte ikisini değiştirirsiniz. Bu yüzden her deliği birinci gibi düşünürseniz geçmişten kaynaklanan endişeleriniz olmaz. Geçmişi aradan çıkarmışsınızdır ve geleceği değiştirebilirsiniz çünkü gelecek sadece pozitif beklentilerden oluşacaktır.

Bu iki öykü bana; bir diğer kişiye olan bağımlılığın, insanın kendi becerilerini ve sınırlarını genişletmesi demek olduğu fikrini hastalarıma ifade ederken çok yardımcı olmuşlardır. Bu, onlara sadece diğer birçok insanın söylemiş olduğu gibi ayakları üzerinde durmayı öğrenmeleri gerektiğini söylemekten çok daha anlamlıdır.



Kaynak:

My voice will go with you. Sidney Rosen Öykü ile ilgili yorum Rosen'a aittir. (E.N.)

Çeviri: Ali Can Azeri
Randevu Hattı

    

 0312 441 24 26

 0542 575 71 15

Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam20
Toplam Ziyaret405652